DEĞİŞEN TOPLUMDA DEĞİŞEN EVLİLİK

toplum-evlilik

DEĞİŞEN TOPLUMDA DEĞİŞEN EVLİLİK

 

Bir ilişki hiç bir zaman iki kişiden ibaret değil. Hikaye hep daha kalabalık, uzlaşması gereken hep o iki kişiden daha fazlası. Bir kadın ve bir erkek; geldikleri aileler, işleri, meslekleri, arkadaşları, geçmiş ilişki deneyimleri, hayalleri, hedefleri, beklentileri, toplumsal rol ve kurallar… Bu kalabalıkta iki gönül bir olunca samanlık da her zaman seyran olmuyor.

 

Kadın da, erkek de, ilişki dediğimiz şey de çağlar içerisinde aynı kalmadı. Bundan yüz sene önceki kadın, erkek ve ilişki başka şeyler çağrıştırıyordu, 2016’da başka şeyler çağrıştırıyor. On yıl önce bile bunların anlamları, tanımları, içerikleri, çağrıştırdıkları şeyler farklıydı. Günümüzde ilişkiler nasıl yaşanıyor diye baktığımızda da, bugün itibariyle ilişkilerin ve kadın ve erkeğin rollerinin nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor. Artık erkekten sadece eve ekmek getirmesi değil, getirmişken bir de güzel söz söylemesi; ‘koca’ olduğu kadar ‘baba’ olması; evdeki nihai karar mercii değil, demokratik sürecin bir parçası olması bekleniyor. Kadından artık sadece evi çekip çevirmesi değil, dışarıda saygın bir kariyer sahibi olması ve ev ekonomisine katkıda bulunması; adına karar verilen değil, karar sürecine dahil olan olması bekleniyor.

 

Kadın değişirken erkeğin değişmemesi, kadın da erkek de değişirken ilişkinin değişmemesi mümkün değil. Kadın gündelik hayatta kendine daha fazla yer bulurken, sosyal ve ekonomik alanı genişlerken, bu sadece kadını değiştirmiyor, erkeği de etkiliyor ve onu da değiştiriyor. Bu etkinin ne yönde ve nasıl olacağı birçok faktöre bağlı. Ama kadının rolleri değiştikçe ve genişledikçe, erkeğinkiler de yeniden ve yeniden tanımlanmakta, bu karşılıklılık da süregitmekte. Bu rol değişiklikleri de elbette ilişkideki dengeleri, kuralları, beklentileri, modelleri değiştiriyor. Bu değişim de bir gecede olup tamamlanmadığı için, geçiş nesillerini ve adapte olmaya çalışan belki yüzbinlerce çifti gündeme getiriyor.

 

Bu değişim, beraberinde bir adaptasyon süreci de getirdiği için sancılı olabiliyor elbette. Ama bildiğimiz bir şey var ki, bu değişim kaçınılmaz. Bu değişim doğal ve olağan. İnsanlık tarihi boyunca da evrile evrile devam edecek. Ama öyle görünüyor ki, toplumsal değişimlerin daha hızlı yaşandığı gelişmekte olan toplumlarda, bu değişimler daha hızlı gerçekleşecek ve çiftler kendilerini belki biraz daha sancılı bir süreç içerisinde bulacaklar.

 

Kadının varolma, kendini gerçekleştirme, yaşama alanları giderek genişliyor. Bu genişledikçe, kadın birden fazla kimliğe sahip oluyor, yani hem anne, hem çalışan, hem eş, hem vatandaş vb oluyor. Bu da her bir kimlik üzerinden imkan ve seçeneklerini çoğaltıp doyum alabilme ya da güçlü olabilme alanlarını artırıyor. Örneğin başarıya ulaşma şansı artıyor, başarıya ulaştığı zaman özgüveni artabiliyor, sorgulama ve talep etme hakkını daha fazla kullanabiliyor. Erkek içinse zaten kendini gerçekleştirme alanı olarak evin dışının belirlendiğini düşünürsek,  başarı zaten yürümesi gereken yolda elde etmesi gereken bir şey gibi algılanıyor. Ona ulaştığı zaman da hem bekleneni yapmanın tatminini hem de bir yandan olağan olanı yapmanın sıradanlığını  yaşayabiliyor. Belki burada en önemli nokta, kadının ya da erkeğin hayatındaki bu gidişat  ve değişimin ne hızda ve ivmede yaşandığı. Çiftin adapte olamayacağı kadar hızlı gelişen değişimler, hele de öngörülmemiş ve hazırlanılamamış değişimlerse, dışardan bakıldığında olumlu değişimlermiş gibi görülse de, aslında stres verici süreçler oluyor. Kadın ya da erkek kendi değişimine adapte olamayabiliyor, onunla ne yapacağını, nereye konumlandıracağını bilemiyor. Karşı taraf bu değişime adapte olamıyor, kendini buna göre nasıl esneteceğini, karşısındakini ve kendini bu yeni duruma göre nasıl yeniden tanımlayacağını bulamayabiliyor. İlişki bir evreden başka bir evreye geçmeye çalışırken tıkanıklıklar yaşanabiliyor.

 

İlişkiler sancılar geçirirken, sancıların dozu ve şiddeti zaman zaman çok can yakıcı olabiliyor. Aslında bir tarafta olağan değişim sürecinin olağan sancıları var, bir de artık olağanı biraz aşan, can yakan sancılar var. Ne yazık ki bu sancıları çeken çiftler hiç de az değil. Zaten tam da bu yüzden Türkiye’de örneğin her sene yüz küsür bin insan boşanıyor. Ama en az bir o kadarı da ilişkilerine ya da evliliklerine devam ediyor.

 

İlişkileri zorluklara rağmen devam ettiren çeşitli değişkenler var. Bazıları ilişkinin kendisiyle, bazıları bireylerle, bazıları da cinsiyet rolleriyle alakalı. Bazen ilişki tüm zorluklarına rağmen hala bir işleve sahip olabiliyor; bir aidiyet, bir güvenli yer, bir rutin sunmak gibi. Bazen bireylerin ilişkiyi bozmamalarını sağlayan farklı farklı hikayeleri devreye giriyor; aşk hikayeleri, başarı(sızlık) hikayeleri, korku hikayeleri, kaygı hikayeleri gibi. Bazen de cinsiyet rolleri ağır basıyor ve örneğin yuvayı yapması beklenen dişi kuş bir türlü yuvayı bırakıp gidemiyor; ya da evlilik dışında nasıl var olacağını ve hayatta kalacağını bilemeyen kadın her zorluğa rağmen evliliğin içerisinde kalmayı tercih etmek zorunda kalıyor; ya da ‘dul bir kadın’ veya ‘bekar anne’ olmanın zorluk ve kaygılarıyla bu riske hiç girmiyor. Diğer yandan ‘karısına çocuklarına sahip çıkamadı, sözünü geçiremedi, evinin direği olamadı’ dedirtemeyen erkek çırpınırcasına ısrarla sahip çıkıyor, sözünü geçirmeye çalışıyor, evin direği olmaya uğraşıyor. Burada çark biraz daha kadınların tarafından dönüyor aslında ve onları seçeneksiz bırakıyor, zira hala kadınların özgür yaşama alanları çok kısıtlı.

 

Kadını ve erkeği ayrılığa götüren faktörlere baktığımız zaman araştırmalar bize çok da farklı şeyler göstermiyor. Kadını da erkeği de ayrılık kararına vardıran en önemli faktörler, iletişim problemleri, çatışma çözümündeki sıkıntılar ve duygusal ve cinsel yakınlığın azalması. Ancak kadın ve erkeğin ayrılığa karar verme süreçleri ve bu süreci nasıl eyleme geçirdikleri fark edebiliyor.

 

Erkekler için ilişkinin ya da evliliğin anlamına ve getirdiği beklentilere baktığımızda genelde elindekine daha çok razı olduğunu, beklentisinin çoğunlukla elindekinden daha fazlası olmadığını görüyoruz. Adeta biraz ‘malzeme bu, zaten evlilik nedir ki’ diyor. İçinde bulunduğu düzen, rutin ve alışkanlıklar silsilesini bırakmaya değer bulmayabiliyor, risk hesabı yapıyor ve daha iyisini bulup bulamayacağı konusunda ne fazla soru işareti ne de ikna noktası oluyor.

 

Kadınlar bu anlamda belki biraz daha talepkar, evliliğin daha iyi bir şey olmasını bekliyor çünkü bireysel olarak değilse bile evlilik geleneksel ve toplumsal olarak kadının en önemli varoluş alanı. Dolayısıyla evlilik alanında sıkıntı yaşıyor olmak kolay kabul edilebilir değil kadın için. Bu yüzden içten içe daha iyisini talep ediyor. Adeta tek şansım burası, bu iyi olmalı diyor. Kadının gitmeye karar verdiği durumlarda bu hikayeyi okumak önemli. Ama gidemediği durumlarda da, hayır daha iyisi olabilir diyemeyen, böyle bir izni ve hakkı olamayan, bunu içinden dese bile hayata geçirebilecek güç, imkan ve seçeneklere sahip olmayan kadınların hikayelerini okumak lazım. İlla da çok uçlardaki dramatik hikayelere bakmaya gerek yok. Büyükşehirin orta yerinde, işi gücü olan, para kazanan, mevki sahibi, ama kocası olmadan varolamayacağını duyarak yaşatılmış kadınlardan da söz ediyoruz.

Yorum Yok

Bir Yorum Gönder